Mimarların buluştuğu adres...

Yazılarımız | Mimarlar | Webmail | Forum | Sözlük
[ Geri ] [ Toplam 13 yazı ]

Edirne’de
  Şahmelek Camii Çinileri

Süheyl Ünver Hoca’mızın isteği ile Edirne’ye ilk gidişim, 1960 senesinin Nisan ayına rastlar. Bu târihte, Edirne Lisesi’nin ananevî Pilav Günü davetine icâbet edemiyen hocam, kendilerini temsîlen benim katılmamı teklif etti. İşte Edirne ile yakınlığım ve ata yâdigârlarından Şahmelek (Şah Melek) Camii’ni tanımam, bu seyahat ile başladı. Yolculuğa çıkarken hocamın adresini verdiği ve “Edirne’nin ayaklı kütüphânesi “ diyerek tanıttığı, Mevlevî eşrâfından Râkım Ertürk Efendi ile Edirne’nin târihî mekâlarını dolaşmak, benim için büyük bir lutuf ve zevk olmuştu.

Edirne’ye gelişimin ikinci günü, sabahın erken vaktinde Râkım Efendi beni otelden aldı. Selîmiye Camii’nden sonra, Mihal Gâzi köprüsüne doğru yöneldik. Evleri yıkılmış, tarla hâlinde bulunan mahallenin bozuk kaldırımlarını adımlayarak geçip, köprünün başına geldiğimizde, sol yakada, yabâni otlar arasına gizlenmiş, minâresiz küçük kubbeli bir cami dikkatimi çekti. Râkım Efendi, dış görünüşüyle harab ve perişan durumda olan, terk edilmiş bu camiin, 15. yüzyıl başlarında yapılmış olup, saltanatlı geçmişi bulunduğunu söyledi. Mâzisinin ihtişâmlı günlerinden sonra bu hâle düşmüş olan küçük kubbeli yapı, bütün harabe görünüşüne rağmen, kaybetmediği vakur duruşuyla, sanki hatırını soracak bir dost bekler gibiydi. Böyle bir dosta ne kadar ihtiyacı olduğunu, ilk bakışta anlamak zor değildi.

O anda gözüm, bu harap yapıya giden yolu aradı. Bir müddet sonra, asırların sillesine ancak bu kadar dayanabilmiş olan camiin yolunu da, dikenli çalıların kapadığını fark ettim. Yakınında, yabâni sarmaşıklarla sarılmış birkaç mezar taşı da ayakta kalabilmişti.

Bu manzara karşısında, Râkım Efendi’nin ısrarlı îkazlarına kulaklarımı tıkayarak ve on sekiz yaşın verdiği cesaret ile kendime yol açıp, camiin kısmen yıkılmış bir penceresinin önüne kadar zorlukla gelebildim. İçeri baktığımda bir de ne göreyim! Pencere aralarındaki duvarlarda, can çekişmekte olan, firûze renkli çinilerden meydana gelen, dikdörtgen panolar vardı. Bu panoları meydana getiren çiniler, üzerlerinde kendine yer etmiş asırların tozu ve kirine rağmen, kısmen de olsa parlaklığını henüz kaybetmemişti. Hemen pencerenin yıkılmış kısmından içeri girdim. Yerde yatan kuş leşlerine ve çöp birikintilerine aldırmadan, firûze renkli, altıgen çinilerden meydana gelen panolara ulaştım. Çiniler bir hayli eksilmiş de olsa, devrini temsil eden ve bakanı cezbedecek kadarı duvarda kalamıştı. Panoların etrafını, lâcivert zemin üstünde, beyaz ve mavi renkli rûmî motifler ile tasarlanmış, boyuna simetrili bir kenar suyu çerçeveliyordu.

Bu mekânda bana heyecan veren ikinci sürpriz, yakından bakıldığında altıgen çinilerin üzerinde ancak sâdece izini görebildiğim, belli belirsiz kalmış desenler oldu. Altıgen çinilere biraz daha yakından baktığımda, desenlerde altın zerrelerinin ışıltılarını da fark ettim. Velhâsıl Şahmelek Camii, düşen veya kırılan çinilerine rağmen, bu perişan hâliyle bile bizi, 15. yüzyıl, Osmanlı devrinin güzelliklerinden haberdar edebiliyordu. Gördüklerim bana, Edirne, Murâdiye Külliyesi’ndeki semâhâne duvar çinilerini, Bursa’da Yeşil Külliyesi’nde bulunan çinileri ve İstanbul’da, Çinili Köşk’te rastladığımız benzer çinileri hatırlattı. Bu altıgen çinilerin de altın varak ile işlenmiş desenleri aynı âkıbete uğramıştı. İşte bu sebepten, 16.yüzyıl Osmanlı çinilerinde altın varak kullanmamıştır. Çünkü bu devir sanat eserlerinin önemli bir özelliği, uzun ömürlü olması için seçilen dayanıklı malzeme ve teknikdir. Şahmelek Camii çinilerinde bu gerçek bir kere daha görülüyordu.

Hemen yere düşmüş altıgen bir çini bularak pencerenin gün ışığı alan kısmına yanaştım. Çini üzerinde altın varak kullanılarak işlenmiş deseni, kalan izlerinden görebildiğim kadarıyla çizmeye çalıştım. Daha sonra simetrisini alarak deseni ve panoyu tamamladım. Böylece gelecek nesillere devrinin zevkini hatırlatacak bir çalışma yapmak istedim.



Ana girişte bulunan Taç kapı’nın üstündeki kitâbeden bu mîmârî eserin, Şehzâde 1.Mehmed ve 2.Murad dönemlerinde, Rumeli Beylerbeyi olan, Şah Melek Paşa tarafından, 1429 (H.832, Ramazan) târihinde yaptırıldığını öğrendik.

Camiin minâresi ise, kapının sağında bulunuyormuş. 1910 senesinde Balkan harbinde, Edirne şehrine atılan Bulgar bombası ile yıkılmış.

Prof.Dr.Süheyl Ünver hocamızın, 01 Haziran 1946 günü, camii hakkında kaydettiği notlar şöyle:“ .(Mihal Gâzi köprüsü)Köprünün başına geldik. Köprünün şehir tarafında ve yolun sonunda ufak kubbeli bir cami ile karşılaştık. Bahçesine kolaylıkla girdik. Caminin kitâbesi, aradığımız yerin orası olduğunu bize söyledi. Kapalı olan caminin anahtarını, köprüyü bekleyen askerlerden biri bulup getirdi. Anahtarı beklerken caminin hazîresinde dolaştık. ..............Bu arada caminin Bânîsi Şah Melek’e ait lahid tarzındaki mezarına rastladık. Buradan, Şah Melek Paşanın (H. 845) 1441 de vefat ettiğini öğrendik.

Yine bu bekleyiş sırasında, taç kapının çevresinde taşa oyularak hendesî şekillerle (kûfî) yazılmış ve .firûze renkli kâşîli (çinili) hatda,...... “Allahu Ganiyyûn”..ibâresinin zarif bir şekilde tekerrürle sıralandığını okudum..... “


Taç kapının üstündeki kitabede camii'nin Şehzade I.Mehmed ve II.Murad dönemlerinde, Rumeli Beylerbeyi olan Şah Melek Paşa tarafından 1429 (H.832) Ramazan ayı tarihinde yaptırıldığı yazmaktadır. Hocamızın dan aldığımız bu bilgiler bize, caminin o senelerdeki durumu hakkında bilgi veriyordu. Verdiği bilgiler, bu manzarayı görerek anlatması bakımından önemlidir. (Dipnot: Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, “Edirne’de Şah Melek Camii Nakışları Hakkında” Vakıflar Dergisi, Sayı 3, Ankara1957, s.27-31 )
Yine Süheyl Hoca’nın notlarından, Şah Melek Paşa’nın yaptırdığı eserlerin yalnız bu camîden ibâret olmadığını, camiin, bir de medresesi olduğunu, (Dipnot; Süleymâniye , Umûmi Kütüphânesi, Esat Efendi Kısmı, Nu.T.T.E. Medreseler Dosyası ) öğreniyoruz. Şah Melek Çıkmazı denilen mevkîde bulunan, harap bir başka mescidin de Şah Melek Paşaya ait olduğu bahsediliyor. (Dipnot: N.Ç. Akçıl, T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, C.38, İstanbul 2010, s.257-258) 1946 da, Edirne Müftüsün Müderris Niyazi’den, 20 sene önce, Şahmelek Camii’nin açık olduğunu ve Ramazan’da teravih namazlarının kılındığını, ancak şimdi camiinin kadro dışı bırakıldığını öğreniyoruz.

1967 senesinde yapmış olduğum Edirne seyahatimde Şahmelek Camii’ni tekrar ziyaret etmek istedim. Mihal Gâzî Köprüsü’nün başına geldiğimde, yepyeni bir yapı ile karşılaştım. Tâmir tam olarak bitmemişti. Yerini hüsrâna bırakan heyecanımı gizleyerek pencereye doğru ilerledim. Camiin içi de, dışı gibi bembeyaz badana yapılmıştı. Böylece eser, onu bezeyen, az buçuk cevherini de kaybetmiş, böylece camiin tezyînî sanat değeri yok olmuştu.

Kabrinde 1441 (H.845) yılında vefat ettiği yazılıdır. Daha sonra, tâmir bahânesiyle buraya ait olan çinilerin bir kısmı, Edirne, Türk İslâm Müzesi’nde, bir kısmının ise, İstanbul’da Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi’nde sergilenmekte olduğunu öğrendim.

Sonuçta yapılanları nasıl yorumlarsak yorumlayalım. Türk’ün sanat zevkine şâhidlik yapacak kıymetli bir eser daha, hakkıyla korunamamıştı. Halbuki kültür hazînemizi zenginleştirmek istiyorsak, ata yâdiğârı bu eserleri bütün değerleri ile korumamız îcab etmez mi ?

F. İnci Ayan BİROL

Buradan yazımız hakkında yorum yapabilirsiniz...
Yukarı | İrtibat | Koşullar | Gizlilik